Longdo.COM:      Dict (พจนานุกรม)     Map (แผนที่ประเทศไทย)     Traffic (จราจร)     Mobile (มือถือ)     Law (กฎหมาย)     PopThai (ติดคำแปล)    
ลองดู: บริการค้นหาคำและร่วมสร้างเนื้อหาพจนานุกรมหลากภาษา-ไทย
Multiple Bilingual Dictionary Search and Compilation Service
English - Thai, Japanese - Thai, German - Thai, French - Thai Dictionary
View pages in Thai / View pages in English
 
 
ใส่คำที่ต้องการค้นหาหรือ URL สำหรับบริการ PopThai
[ตัวอย่างเช่น cat, cnn.com, slashdot.jp] ดูคำแนะนำ suggest
ขยายขนาดเพื่อใส่ข้อความหลายบรรทัด
เลือกบริการ:
 
เนื้อหา
  LWordQuery::LWordQuery() error initialization database connection.. LWordQuery::LWordQuery() error initialization database connection..
Search result for son (38 entries) (3.704 seconds)
ลองค้นหาคำในรูปแบบอื่นๆ เพื่อให้ได้ผลลัพธ์มากขึ้นหรือน้อยลง: -son-, *son*. Possible hiragana form: そん

Result from Foreign Dictionaries (38 entries found)

From The Collaborative International Dictionary of English v.0.48 [gcide]: Son \Son\, n. [OE. sone, sune, AS. sunu; akin to D. zoon, OS., OFries., & OHG. sunu, G. sohn, Icel. sonr, Sw. son, Dan. s["o]n, Goth. sunus, Lith. sunus, Russ. suin', Skr. s[=u]nu (from s[=u] to beget, to bear), and Gr. ? son. [root]293. Cf. {Sow}, n.] 1. A male child; the male issue, or offspring, of a parent, father or mother. [1913 Webster] Sarah conceived, and bare Abraham a son. --Gen. xxi. 2. [1913 Webster] 2. A male descendant, however distant; hence, in the plural, descendants in general. [1913 Webster] I am the son of the wise, the son of ancient kings. --Isa. xix. 11. [1913 Webster] I am the Lord, I change not; therefore ye sons of Jacob are not consumed. --Mal. iii. 6. [1913 Webster] 3. Any young male person spoken of as a child; an adopted male child; a pupil, ward, or any other young male dependent. [1913 Webster] The child grew, and she brought him unto Pharaoh's daughter, and he became her son. --Ex. ii. 10. [1913 Webster] Be plain, good son, and homely in thy drift. --Shak. [1913 Webster] 4. A native or inhabitant of some specified place; as, sons of Albion; sons of New England. [1913 Webster] 5. The produce of anything. [1913 Webster] Earth's tall sons, the cedar, oak, and pine. --Blackmore. [1913 Webster] 6. (Commonly with the def. article) Jesus Christ, the Savior; -- called the Son of God, and the Son of man. [1913 Webster] We . . . do testify that the Father sent the Son to be the Savior of the world. --1 John iv. 14. [1913 Webster] Who gave His Son sure all has given. --Keble. [1913 Webster] Note: The expressions son of pride, sons of light, son of Belial, are Hebraisms, which denote persons possessing the qualitites of pride, of light, or of Belial, as children inherit the qualities of their ancestors. [1913 Webster] {Sons of the prophets}. See School of the prophets, under {Prophet}. [1913 Webster] From WordNet (r) 3.0 (2006) [wn]: son n 1: a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is" [syn: {son}, {boy}] [ant: {daughter}, {girl}] 2: the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus) [syn: {Son}, {Word}, {Logos}] From French-English Freedict dictionary [fd-fra-eng]: son [sõ] his sound its her From Swedish-English Freedict dictionary [fd-swe-eng]: son son From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: conclusion 1. son, nihayet, sonuç, netice 2. karar 3. son kısım 4. (gram) şart cümlesinde ikinci kısım, ceza 5. (man) vargı 6. (huk.) iddia veya müdafaanın son hulâsası. in conclusion sözu bitirirken..., son söz olarak... try conclusions with bir kimse ile yarışmaya girmek. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: conclusive 1. kesin 2. kati, son, nihai 3. ikna edici. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: culminate 1. neticelenmek, bitmek, sona ermek 2. en yüksek noktaya varmak, doruğuna yükselmek. culmina'tion netice, son, bitme 3. en yüksek nokta. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: definitive 1. kesin, kati, nihai, son, tam ve eksiksiz 2. tayin eden, sınırlandıran, tahdit eden, mukarrer. definitively kesinlikle 3. nihai olarak. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: denouement 1. sonuç, netice, akıbet, son. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: dernier 1. son, nihai. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: farewell 1. (ünlem), Uğurlar olsun, Güle güle. ayrılma, gitme 2. veda, geçirme, uğurlama 3. son, ayrılma. farewell dinner veda yemeği. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: extreme 1. son derece 2. müfrit, aşırı 3. en uçta veya kenarda olan 4. son 5. sınır, bitiş noktası veya çizgisi, kenar, uç 6. son derece 7. (mat.) denklem ve seride başlangıç veya bitiş noktası. extreme case olağan üstü bir örnek. go to extremes ifrata kaçmak, aşırı gitmek. extremely ziyadesiyle, aşırı derecede. extremeness ifrat, aşırılık. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: extremity 1. uç, nihayet, son, zirve 2. hudut, sınır 3. son derece 4. aşırı sıkıntı veya tehlike 5. aşırı davranış veya fikir. extremities el ve ayaklar. resort to extremities aşırı gitmek. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: (f.) 1. (kıs.) February, Fellow, France, Friday, son. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: end 1. uç, son, nihayet, baş 2. akıbet, encam 3. gaye, amaç, niyet, maksat, meram 4. sonuç netice. end for end uçları ters çevrilmiş. end on (den.) baş başa, tam pruvada 5. tos vuruşu gibi baş başa. end to end sıra ile veya uç uca dizilmiş. at loose ends. boşlukta, gayesiz 6. işsiz, ortalıkta. at ones wit' end aklı başından gitmiş, şaşırıp kalmış. from beginning to end baştan sona. from end to end bir uçtan bir. uca go off the deep end (k.dili.) kendini zor duruma sokmak, düşünmeden ileri atılmak 7. çok sinirlenmek, duygusal kontrolu kaybetmek 8. intihar etmek. in the end sonunda, nihayetinde. He is at the end of his tether çaresizlikten kıvranıyor. Bütün imkânlarını kullanmış. keep one's end up sorumluluğunu çok iyi bilmek 9. kendini gayet iyi savunmak. make an end of bitirmek, son vermek 10. mahvetmek, işini bitirmek, öldürmek. make both ends meet geçinebilmek, geliri giderine denk gelmek, ayağını yorganına göre uzatmak. no end sonsuz, pek çok. odds and ends ufak tefek şeyler. on end dik, dikine 11. mütemadiyen, üst üste put an end to son vermek to the end that gayesi ile. world without end ebediyen. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: ending 1. son, nihayet, hitam 2. uç, baş 3. (gram.) takı, (sonek) From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: epilogue 1. sonsöz, hatime, son 2. nutkun son kısmı 3. (tiyatro) oyun sonuna ilâveedilen kısa söylev veya şiir. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: expiry 1. hitam, son, bitim. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: expiration 1. hitam, son, nihayet 2. nefes verme. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: final 1. son, nihai 2. kati, kesin 3. sonuncu 4. (matb.) son baskı 5. (çoğ.), (spor) kesin sonuç veren oyun, final, bir spor karşılaşmasmın son ve kati denemesi 6. sömestre sonu imtihanı. finally nihayet, sonunda. final cause nihai maksat, son gaye. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: finis 1. son, hitam, nihayet. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: finish 1. bitirmek, sona erdirmek 2. tamamlamak, ikmal etmek 3. terbiye etmek 4. mahvetmek 5. telef etmek, yıkmak 6. (k.dili.) yok etmek 7. bitmek, sona ermek, nihayet bulmak 8. nihayet, son 9. en mükemmel durum, son iş, cila, rötuş. finish off veya up bitirmek. finish with ilişkiyi kesmek. finishing school genç kızları toplum hayatı için hazırlayan özel okul. fight to a finish sonuna kadar mücadele etmek. in at the finish sonunda iştirak e(den.) From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: foot 1. (çoğ.) feet) ayak, kadem 2. ayak kısmı 3. en alçak kısım 4. alt, (dağ) etek, dip 5. temel esas 6. son 7. (şiir) vezin tef'ilesi 8. yaya asker, piyade 9. dikiş makinasında bezi düz tutan parça, ayak 10. yekun, tutar. foot lathe ayak tornası. foot of a mast (den) direk ıskaçası. foot of a sail (den) yelkenin altabaşosu. foot passenger yaya yolcu, yaya giden kimse. foot rot (bot.) portakal ağacının gövdesine ârız olan bir hastalık herhangi bir filizin dibinde husule gelen bir hastalık. foot rule bir ayak boyunda cetvel. foot soldier piyade neferi. (I.) wouldn't touch that with a tenfoot pole. Elimi bile sürmem. at one's feet ayağının dibinde 11. tesiri altında. cubic foot kübik kadem, 28, 317 cm3. off one's feet yatar vaziyette 12. iradesi dışında. have feet of clay dışardan görünmeyen önemli bir kusuru olmak. keep one's feet düşmemek, sarsılmamak. one foot in the grave bir ayağı çukurda. on foot yaya olarak, yürüyerek. on one's feet ayakta. put one's foot down kararlı olmak, ayak diremek. put one's best foot forward iyi bir tesir bırakmak 13. elinden geleni yapmak. put one's foot into it, put one's foot in one's mouth pot kırmak, gaf yapmak. set foot in girmek, ayak basmak. sit at one's feet bir kimsenin hayranı olmak, müridi olmak. square foot kadem kare, 0, 0929 m2. stand on one's own feet bağımsız olmak, kimseye muhtaç olmadan yaşamak. swift of foot ayağına tez. under foot ayak altında. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: heel 1. topuk, ökçe 2. ayakkabı ökçesi: çorap topuğu 3. herhangi bir şeyin geride olan kısmı, uç (ekmek), art, arka, son 4. (A.B.D), (argo) alçak adam, kalleş kimse. heel-and-toe walking her adımda bir ayağın parmaklarını kaldırmadan öbürünün topuğunu yere değdirerek yürüme. at heel, to heel hemen arkasına veya arkasında, peşinde, ardı sıra. come to heel çağrılınca ayağının dibine gelmek (köpek) 5. uslanmak. cool ones heels bekletilmek, (slang) ağaç olmak, kök salmak. down at the heel perişan kılıklı. drag one' heels istemeyerek gitmek veya kabul etmek, ayaklarını sürümek, ayakları geri geri gitmek. head over heels (bak.) head kick up one' heels oyalanmak, eğlenmek serbest hareket etmek. Iay by the heels hapsetmek. take to one' heels koşarak kaçmak, (slang) tabanları yağlamak. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: last 1. son, en sonraki, en gerideki, sonuncu 2. geçen, evvelki 3. sabık 4. son derece, gayet 5. en sonra, son olarak, nihayet 6. son, en nihayet. last but not least son fakat aynı derecede ehemmiyetli. last ditch son çare, son mudafaa. Last Judgement kıyamet, kıyamet günü. last mentioned en son olarak söylenen. last night dün gece. last offices cenaze duaları. last quarter dolunaydan sonra yedinci gece. last rites cenaze töreni 7. ölüm döşeğinde yatanların başucunda yapılan ayin. last sleep ölüm, son uyku. last straw son had, dayanılmaz derece. Last Supper Hazreti İsa'nın şakirtleriyle yediği son yemek. last word son söz 8. son moda 9. en mükemmel şey. at last nihayet, sonunda. at long last en nihayet. breathe one' last son nefesini vermek, ölmek. the last day mahşer günü, kıyamet günü .the last two son ve sondan evvelki. the last word on the matter mesele hakkında son ve kesin söz. to the last nihayete kadar . When did you see him last ? Son defa onu ne zaman gördünuz? lastly nihayet, son olarak. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: lag 1. (ged, ging) geri kalmak, oyalanmak, yavaş yavaş yürümek 2. gerileme, geri kalma 3. ağır, geri. lag end geç kalan, son. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: omega 1. Yunan alfabesinin son harfi 2. bir şeyin sonu, son. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: placenta 1. (anat.) meşime, son, plasenta 2. (zool.) etene 3. (bot.) bitki tohumunu etrafındaki zarfa bağlayan kısım. placental plasentaya ait. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: result 1. (sık sık) in (ile) çıkmak meydana gelmek, varmak: sonuçlanmak: netice, sonuç, son, akıbet, semere, mahsul. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: afterbirth 1. (tıb.) plasenta, son, meşime. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: secundine 1. (bot.) örtü (tohum taslağmda), integüment 2. çog, (tıb.) meşime, son. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: sequel 1. devam 2. son, sonuç, netice. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: tail 1. kuyruk 2. eskiden paşalık alameti olan at kuyruğu 3. tuğ 4. kuyruğa benzer şey 5. ceket ucu veya kuyruğu 6. arka, nihayet 7. (çoğ.) (k.dili) parada resimsiz taraf, yazı 8. saç örgüsü 9. uçağın kuyruğu 10. (çoğ.) (k.dili) frak 11. (k.dili) iz 12. (k.dili) kıç, popo 13. sayfa altımdaki boşluk 14. son 15. arka 16. takibenden 17. peşinden gelen 18. kuyruk takmak veya yapmak 19. kuyruğunu kesmek veya koparmak 20. ucuna takılmak 21. (mim.) ucunu duvara yerleştirmek 22. (den.) kıç taraftan dönmek 23. kıç taraftan karaya oturmak 24. (k.dili) gizlice takip etmek 25. peşinden gitmek. tail away geride kalmak, geride kalarak dağılmak. tail behind arkasından gitmek. tail end kıç, arka 26. son. tail off yavaş yavaş bitmek, azalmak. tail wind arkadan rüzgâr. turn tail tehlikeden kaçmak. with his tail between his legs süklüm püklüm, korkmuş olarak. (I.) can't make head or tail of it içinden çıkamıyorum Hiç anlayamıyorum . From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: termination 1. tahdit, sınır 2. nihayet, son, bitirme, bitim 3. sonuç, netice 4. (gram.) (sonek), çekim eki. terminational sona ait 5. bitiren 6. (gram.) soneki olan. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: terminus 1. (çoğ.) ni) hudut, sınır, son, nihayet 2. gaye, maksat 3. demiryolu başı 4. demiryolu başının bulunduğu istasyon veya şehir 5. son durak 6. sınır işareti 7. (bh) eski Romalıların sınırlarla ilgili tanrısı. terminus ad quem (Lat.) bitim noktası 8. (huk.) bitim günü. terminus a quo (Lat.) başlangıç noktası 9. (huk.) başlangıç günü. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: ultimate 1. son, nihai, en son, en uzak 2. esas, cüzlere ayrılmayan, çözümlenemez 3. müfrit, aşırı 4. en büyük, en yüksek (kuvvet) 5. sonuç. ultimate reality son gerçek. ultimate weapon herkesi öldürecek olan silâh. ultimately eninde sonunda, nihayette. From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: utter 1. bütün butun, tam, mutlak 2. son derece 3. kesin, son, nihai. utterly tamamen, bütün bütün. uttermost azami (derece) From English-Turkish FreeDict Dictionary [reverse index] [fd-tur-eng]: water 1. su 2. deniz, göl, nehir 3. su birikintisi 4. gölek, gölcük, gölet 5. elmasın parlaklık ve şeffaflığı 6. hare, kumaşın şanjanı 7. mükemmellik, kalite 8. karşılığı olmadan ilâve olunan sermaye 9. (çoğ.) kara suları 10. (çoğ.) sular. water ballet su balesi. water bearer sucu, saka 11. (b. h.), (astr.) Kova Burcu 12. Saka takımyıldızı. water bed yatak olarak kullanılan içi su dolu büyük plastik torba. water beetle, water bug su böceği, su sineği, (zool.) Hydrophilus. water blister içi suyla dolu kabarcık. water boy işçilere veya sporculara su getiren kimse. water buffalo manda, (zool.) Bubalus bubalus. water cart su arabası. water chestnut su kestanesi, göl kestanesi, (bot.) Trapa natans. water closet tuvalet, apteshane, (kıs.) W.C. water color suluboya 13. suluboya resim. water cooler su soğutacak kap veya tertibat. water cure (tıb.) su ile tedavi 14. (k. dili) fazla su içirerek yapılan işkence. water flea su piresi 15. subiti, (zool.) Daphnia. water gap iki dağ arasındaki derin dere, koyak, geçit. water gas hidrojenle karbonmonok- sitten meydana gelen bir çeşit havagazı. water gate set, kapak. water gauge istim kazanındaki suyun yüksekliğini ölçme aleti, su seviyesi göstericisi. water germander sunanesi, sarmısak otu, (bot.) Teucrium scordium. water glass su bardağı 16. kazandaki suyu ölçme aleti 17. sodyum silikat 18. su saatı. water hammer borularda su gürültusü. water hazard golf oyununda su mâniası. water hemlock sığır baldıranı, (bot.) Cicuta virosa. water hen su tavuğu. water hole hayvanların su içtiği ufak pınar veya gölcük. water jacket moturu soğutmak için silindirlerin etrafındaki su gömleği. water jump at yarışlarında su mâniası. water level su seviyesi. water lily nilüfer, (bot.) Nymphaea. water line (den.) su hattı. water main yeraltı su borusu. water meter su saatı. water mill su değirmeni. water moccasin Kuzey Amerika'da bulunan kanca-dişli engerek. water nymph su perisi. water on the brain beyinde su toplanması. water polo su polosu. water rat misk sıçanı, su sıçanı, (zool.) Ondatra zibethica 19. limanlarda hırsızlık eden serseri. water rights su kullanma hakkı. water snake su yılanı, (zool.) Natrix. water softener suyun kirecini ayırarak yumuşatan kimyasal madde veya tertibat. water spaniel su spanyeli. water supply su rezervi 20. su kaynakları 21. su sağlama. water system bütün kollarıyle bir ırmak 22. su kaynakları 23. su sağlama. water table (mim.) bina yüzündeki alt saçak, yağmur etekliği 24. (jeol.) su tabakası, su tabakası seviyesi. water tower su kulesi. water wheel sudolabı 25. çark. water wings yüzme öğrenenler için bir çift sugeçirmez şişirilmiş torba. water witch yeraltı sularının yerini bulabildiğini iddia eden kimse. above water kaygısız, sıkıntısız. be in hot water başı dertte olmak, güç durumda olmak. be under water su altında kalmak. go water (k. dili) su dökmek, işemek. head of water kaynak yeri, su başı 26. su rezervi 27. sarnıç, baraj 28. su gücü. high water met, kabarma 29. sel 30. (k. dili) boy atan çocuğa pantolonunun kısa gelmesi. in deep water başı dertte, müşkül durumda. in smooth water meselesiz, yolunda. low water cezir, inme 31. suların çekilmiş hali. low water mark tam cezri veya suyun fazla çekildiğini belirten işaret. make water su dökmek, işemek. of the first water en iyi cinsten. on the water denizde. soft water tatlı su, kireçsiz su. spring water pınar suyu. take the water (belirli bir membadan) su içmek. the waters meşime, son, etene, döleşi. throw cold water on hevesini kaçırmak, soğutmak. watered silk hareli veya dalgalı ipekli kumaş. He worked hard to keep his head above water. Geçinebilmek için çok çalıştı. Sam is a villain of the purest water. Sam hainlerin daniskasıdır. They spend money like water. Su gibi para harcarlar.

Are you satisfied with the result?

You can...

  • Suggest your own translation to Longdo
  • Search other online dictionaries

    Discussions



  • Time: 3.704 seconds ^

    Copyright (c) 2003-2009 Metamedia Technology, Longdo Dict is a service of Longdo.COM
    Disclaimer: Longdo provides neither warranty nor responsibility for any damages occured by the use of Longdo services. Longdo makes use of many freely available dictionaries (we are really grateful for this), please refer to their terms and licenses (see Longdo About page).